TARİHÇELER
Ağrı Tarihi

Ağrı’nın tarihine ilişkin olarak “Ağrı’nın tarihi” diye anlatılanlar aslında uzun süre il merkezi durumunda olan Doğubayazıt tarihidir. Doğubayazıt’ın İran sınırında Türkiye – İran transit yolunun geçiş noktasında bulunması, tarihi bakımdan buranın önemini artırmıştır. İlçe zengin bir tarihe sahiptir. Eski Bayazıt’ta ve kalede Urartu mezarlarının oluşu, şehrin tarihini çok eskilere dayandırmaktadır. Doğubayazıt’ın ilk kurulduğu yer, Yukarı Bayazıt’taki eski kaledir. Kale Trabzon yolu güzergahında bir gümrük merkezi olarak sürekli gelişimi sağlamıştır. Bayazıt kalesi her devirden izler taşır. Urartular Van’dan Alagöz dağlarına, Gökçe Göl’e kadar uzandığı için Bayazıt, uzun süre onların egemenliğinde kaldı. 625 yılında Aras kıyılarına gelen Hazar Türkleri tarafından zapt edildi. M.Ö 250 yılında bölge Pers Krallığı ile Romalılar arasında birkaç defa el değiştirdi. Küçük Arsaklılar (M.Ö 150 – M.S 430) çağında Bayazıt Ovasına Gokovit sancağı adı veriliyordu. Burası Digor ile Iğdır kalesindeki çift başkenti de içine almaktaydı. Sonradan belirli aralıklarla Romalılar, İranlılar, Araplar, Bagratlar ve Bizanslıların yönetimine girdi. Alparslan’ın ilk batı seferi sırasında (1064) Kars bölgesi ve Ağrı çevresi ile birlikte, Bayazıt’da Bizanslılar’dan alınarak Selçullular’a bağlı Anışedatları beyliğine (1064 –1200) verildi. 1207 – 1255 arasında bölge, Sökmenlerin eline geçti. 1231 yılında Doğu Anadolu ile birlikte Timur istilasına uğradı. Bölge 1239 yılında Cengizlerin kontrolüne geçti. 1358 yılında İlhanlılar’a varis olan Celayirliler’e geçti. Moğollar ve onların birer kolu olan İlhanlılar ve Celayırlılar uzun süre buraları otlak ve yayla olarak kullandılar, ordularını beslediler. Mogollular’dan Orgun Han Aladağ’da bir saray yaptırdı. Daryunk hisarı yani Bayazıt eski kalesi yıkılmış olduğundan, yukarı Aras bölgesine egemen olarak Anı Valisi olan Celayırlı Şehzade Bayazıt Han 1374’de Ahlat ve Van bölgesinden gelerek Aras boyuna saldıran Karakoyunlu hükümdarı bayram Hoca (1366-1380) ordusuna karşı şimdiki Bayazıt Kalesi yerine bir kale yaptırdığından o tarihten sonra buraya Bayazıt kalesi denildi. İşte şehrin adının Celayir Oğulları’ndan bu şehzade Bayazıt’tan geldiği sanılmaktadır. Bayazıt sonradan Esinoğulları’na 1368 ve 1382’de Karakoyunlu, 1386 Timur idaresine, 1406’da tekrar Karakoyunlular’ın eline geçti. 1469-1502 arasında Akkoyunlular’a bağlandı. Şaruz savaşından Akkoyunlular’ı yenen Safeviler, bölgedeki etkinliklerini genişletip,(1502-1576) 76 yıl burayı yönettiler.

Yavuz Sultan Selim Çaldıran’a, Kanuni Sultan Süleyman Tebriz’e, IV. Murat İran’a giderken Bayazıt’tan geçmiştirler. Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı Ordusu Çaldıran’a girerken 20 Ağustos 1514’de Bayazıt Ovasının kuzeyindeki Sarısu boyunda Danasazı (Şahlı Gölü) yanında konakladığından Bayazıt Kalesi halkı padişaha bağlılığını bildirdi. Çaldıran savaşından sonra tekrar Osmanlı yönetimine geçen Bayazıt, zamanla İran baskısına uğradı. Yine Osmanlı ordusu Doğu seferine çıktığında (20 Haziran 1543) Bingöl’de konaklayan Baş Vezir İbrahim Paşa’ya kale anahtarını getiren Sünniliğe bağlı yerliler arasında Bayazıtlılar da vardı. Kanuni Sultan Süleyman devrinde Eleşkirt ile birlikte Bayazıt 1578’de Van Beylerbeyliği Sancak Beyleri tarafından fethedilerek, bir sancak halinde Van’a bağlandı. Bayazıt Van beylerbeyliğine bağlı 14 sancak merkezinden biri idi. 1744 yılından sonra Silvan (Farkin) bölgesinden kara-Behlül Bey’in başçılık ettiği Bısyan, Sıpkan, Zilan boy ve oymakları buralara yerleştiler.

Silvanlı Kara Behlül ile soyundan gelenler Bayazıt’ta “Ocaklık” yolu ile sancak beyi oldular. 1590 yıllarında buraların boşalan köylerini şenlendirdiler. 1744’de Arşarlı Nadir Şan’ın saldırısında dağıldılar. Bu dağılmadan sonra sancak beyleri merkezden atanmaya başlanmıştır. Bunların en ünlüsü İshakpaşadır. İshakpaşa 1776-1798 yılları arasında Bayazıt’ta sancak beyi beyliği yapmıştır. İshakpaşa şehrin doğusundaki bir tepeyi yontma taş ile çevirterek içerisindeki İshakpaşa Camii, Saray, Hamam, Külliye medresesi ve diğer bölümleri gibi Anadolu’nun son şaheserini mimarlara yaptırmıştır.
1805’de Napoleon Bonaparte tarafından elçi olarak İran’a gönderilen Amedee Jaurbert sarayda aylarca hapis tutulmuştur. Bayazıt sınırında ve Asya’yı Anadolu’ya buraları da Avrupa’ya bağlayan geçit üzerinde olduğundan bir çok kavimin akımına uğramıştır. XV – XVIII. yüzyıllarda İranlılar, 1828, 1854, 1856, 1877 – 1878 ve 1818 – 1814’de Rusların işgaline uğramıştır. Daha önce olduğu gibi 1821 – 1822 yıllarında son İran kaçarlı akınları Bayazıt’ta çok can ve mal kaybına yol açtı. Ruslar ilk olarak 1856 Paris anlaşmasına göre geri döndüler. 1877-1878 Osmanlı – Rus harbinde 25 Ekim 1877’de Alacadağ bozgunu üzerine Osmanlı ordusu Erzurum’u korumak üzere toplanınca, aynı ayın sonunda Ruslar Bayazıtı ele geçirdiler. 30 Mart 1878 Yeşil Köy anlaşması ile Bayazıt Rusya’ya bırakılmışsa da Berlin antlaşması ile (13 Temmuz 1878 ) Osmanlıya verilmiştir.

1877 – 1878 harbi sonunda Ruslar çekilirken, Van’dan gelen Ermeniler’e buradakileri de katıp birlikte götürmüş, Gökçegöl’ün batısında yeni kurulan şehre Navo Bayazıt (Yeni Bayazıt) adını vererek oraya yerleştirilmişlerdir. Ermeniler çekilince Van’dan gelen Alay Komutanı Miralay Hüseyin Hüsni Efendi, Bayazıtı teslim aldı. Mutasarrıflığa Kettühdağ oğlu Abdulvahap Efendi tayin edildi. Daha sonra İstanbul’dan tayin edilen Adil Giray Mutasarrıf oldu. Cumhuriyet ilanından sonra mutasarrıflıklar Valiliğe dönüştürüldüğünden mutasarrıf Kamil Bey ilk Vali olarak atandı. Iğdır ve Tuzluca Bayazıt’a bağlandı. 1927 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile Vilayet merkezi Karaköse’ye alınınca Vali Ziya Tekeli Karaköse’ye, Karaköse Kaymakamı Yusuf ziya Bey’de Bayazıt’a atandı. 1934 yılında Iğdır ve Tuzluca buradan alınarak Kars’a bağlandı. Aynı yıl ilçenin adı Doğubayazıt olarak değiştirildi.

“AĞRI” ADI NEREDEN GELİYOR

Ağrı dağının adı zaman zaman değişik söylenmiştir. Çeşitli tarihlerde Ağrı’ ya Argı, Han Argı, Argurı, Arkuru, Ark dağı, Argı dağı denilmiştir. Selçuklular buraya yerleştikten sonra Eğri dağ, bilahare Ağrı dağ adını aldı. Zamanla Ağrı dağı, şekline dönüştü. Halk bazen Kire / kıra olarak da ad vermektedir.
1938’ den beri İl, sınırları içindeki Türkiye’ nin bu en yüksek dağı olan Ağrı dağına izafeten AĞRI olarak isimlendirilmektedir.

Bugün Batılılar ve Ermeniler Ağrı’ ya Ararat diyorlarsa da, bu adlandırma kasıtlıdır. Bazı din kitaplarında ve tarihlerde geçen Ararat yanlış olarak kullanılmaktadır. Tevrat’ ta “Ararat dağları” adı bir kez geçmekte, Ararak ülkesinden üç yerde bahsedilmektedir. Ararat, Urartular ile ilgili bir terimdir. Urartuların adı Tevrat’ ta “Ararat” diye geçmektedir.

“Urartu” adının bu kavme, güneydeki Samiler tarafından verildiği ve bunun “Ur-Ar-tu” ( Yukarı ülke, yüksek memleket) manasına geldiği ileri sürülmektedir. Hatta bu isimdeki “Ur” ( yukarı, yüksek) kelimesinin Sümerce’ den geldiği ve Akadlılarca Dicle- Fırat yukarılarının “Yukarı memleket” manasına böylece anıldığı kanaatine varılmıştır. Bu yüzden, Urartu ülkesinin en yüksek dağlarına da “Ararat dağları” isimleri verilmiş bulunuyor. Sonradan Musevilerle, Hıristiyanlar “ Tevrat” tan alarak bu adı Ağrı dağına alem etmişlerdir.

Küçük Arsaklı devleti zamanında memleket başlıca 15 eyalete ayrılmış; bunlardan hükümdarların yazlık ve kışlık başkentlerinin bulunduğu yukarı Aras boyu ve Ağrı dağı çevresinde ARARAT eyaleti adı verilmiştir.
Anlaşılacağı gibi, Ararat, Ağrı dağının adı değil, bu bölgenin Urartu ve Arsaklılar zamanındaki adıdır. Ağrı dağının eski Türkçe’ de “yüksek” anlamına gelen ağrı ve ağru kelimesinden geldiği öne sürülmektedir. Ayrıca ağrı kelimesinin Arapça’ da “ muhteşem” anlamındaki ağra ile ilgili olduğu da belirtilmektedir. Bu adlar, zamanla söylene söylene halk arasında Ağrı dağı olarak benimsenmiştir.

Ağrı ili’ nin tarihi, Doğubayazıt ile başlar. Zira Beyazıt, her devirde büyük, önemli ve starejik bir şehir olmuştur. Eski Beyazıt kalesi, Eski Beyazıt Camii ve İshak Paşa Sarayı, Doğubayazıt zengin bir tarihe sahip olduğunu göstermektedir. Beyazıt kalesi her devirden izler taşır.

Beyazıt’ a Urartular, sakalar, Hazarlar, Persler, Romalılar, Arsaklılar, İranlılar, Araplar, Bagratlar, Bizanslılar, Sulçuklular, Sökmenliler, Atabekler, Timurlular, Cengizliler, Celayirliler, İlhanlılar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Osmanlılar egemen oldular ve Beyazıt kalesini kullandılar. Böyle sık sık İran baskınlarına uğradığı için, Beyazıt ancak 1578’ de Van Beylerbeyliği’ ne Sancak merkezi olarak bağlanabildi. 1744’ den sonra Erzurum eyaletine bağlandı ve 1924’ de kadar sancak merkezi olarak kaldı.

Osmanlı-Rus savaşlarında halkın kırgına tabi tutulduğu, şehrin tahrip edildiği yerlerden biride Beyazıt’ tır. Rus saldırılarında ilk olarak Beyazıt işgal edildi. XV.-XVIII. Yüzyıllarda İranlılar, 1828,1854, 1856,1877,1878 ve 1914-1918 yıllarında Ruslar işgal etti. 1878 de Ruslar Sancak merkezindeki Müslüman halkın bir kısmını Reven ve Gümrü’ ye sürdü. 1914’ te Ruslar bölgeyi işgal edince, Ermeni çeteleri şehir ve köyleri yakıp yıktılar; halkı vahşice katlettiler.

14 Nisan 1918’ de şehir Rus döküntüsü ve Ermeniler elinden kurtarıldı.
1924’te Beyazıt Vilayet, 1927’ de Karaköse’ ye bağlı ilçe oldu. 1934’ te ilçenin adı Doğubayazıt olarak değiştirildi.
Ahmedi Hani Türbesi

1651 yılında doğan ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen Ahmedi Hani ye ait bir türbedir. Türbenin yanında sonradan birde cami yapılmıştır. Türbe Doğubayazıt’a 8 km. mesafede, İshak Paşa Sarayının üst kısmındadır. Bölgede en çok ziyaret edilen türbedir.

Ahmedi Hani ünlü “Mem-u Zin” adlı eserin yazarıdır. Hakkari Han köyünden Doğubayazıta geldiği söylenmektedir. Ahmedi Hani bu eserde, Emir Zeyneddin’in güzellikleriyle dillere destan olan Zin ve Sili adlı iki kız kardeşin Memo ve Taceddin adındaki iki gençle olan aşklarını şiir şeklinde anlatır. Eser aynı adla sinemaya da uyarlanmıştır. Bilgin ve edebiyatçı kişiliğiyle bilinir.

Balık Gölü

Ağrı – Kars- Iğdır arasında Aras güneyi sıra dağları ( Sinek yaylası) üzerinde volkanik bir arazide oluşan lav setti gölüdür.

Doğubayazıt’a 60 km. uzakta (Taşlıçay D. Bayazıt ilçe sınırları arasında) ve yüz ölçümü 34. km. kare olan gölün derinliği 100 metreden fazladır. Deniz seviyesinden 2.250 metre yüksekliği ile yurdumuzun en fazla yüksekte oluşmuş tek gölüdür.

Göl yatağındaki kaynaklar ve çevreden inen çay ve pınarlarla beslenir. Fazla sular güney doğu ucundan gür güre adıyla D. Bayazıt ovasına akar. D. Bayazıt ilçesinin içme suyuda bu gölden gitmektedir. Gölün temiz sularında çok lezzetli, kırmızı beyaz pullu alabalıkla sazan yetişir, kızıl pullu balıklar kırık çıkık gibi ortepetik tedavilerinde ilaç olarak kullanılır.

Gölün kuzey doğusunda dört dekarlık tarihi yapı kalıntıların bulunduğu bir adacık vardır. Çevresi ağaçsızdır. Güney kenarındaki küçük şerit vari düzlüklerde iyi çayır olur. Çok dik olan batı kıyısı oldukça bitektir. Buralar orman kalıntılarıdır. Göl çevresinde yazın karpuz çatlatan buz gibi pınarlar vardır. Balık gölü ilk bahar ve yaz mevsimlerinde doyumsuz bir güzelliğe kavuşur.

Kış mevsiminde gölün üzeri tamamen donar. Kalınlığı 20 cm. olan buzların üzerinde hayvanlar arabalar bile geçer, burası buz üzerinde yapılan kış sporları için elverişlidir.

İl’ in kuzeyinde, Kars Sinek yaylasında alabalığı ile ünlü bir lav setti gölüdür. Gölün suyu tatlı ve temizdir. Sazan balığı ve ünlü kırmızı pullu (Kızıl alabalık) alabalığı vardır. Gölün çevresindeki buz gibi kaynaklar, Anadolu’ nun en güzel sularıdır. Göl, doğal bir güzelliğe ve sade bir güzelliğe sahiptir. Doğu Anadolu’ nun Abant’ ı sayılmaktadır. Gölün kuzey tarafında üzerinde tarihi kalıtılar bulunan dört dekar genişliğinde küçük bir ada vardır. Adaya motorlu ve kürekli kayıklarla gitmek mümkündür.

Gölün güney kısmında plaj sitesi ve turistik tesisler vardır.
Balık gölüne 26 km. lik Taşlıçay ve 60 km. lik D. Bayazıt (Suluçem-Musum ayarımı) üzeri yolları gidilmektedir.

Bayazıt Camisi

Beyazıt kalesinin güney eteğinde Osmanlı Hükümdarı I. Selim tarafından yaptırdığı kabul edilen camiidir. Kesme taştan inşa edilen camii 15,20 x 15,20 m. boyutlarında, kare planlı ve tek kubbelidir. Kubbe 11,50 metre çapındadır. Sonradan yıkılan beş gözlü son cemaat yeri ile bir minaresi vardır. Kullanılacak durumda, sapasağlam olan yapının 1096/1687’ de tamir edildiği anlaşılmaktadır. Camiye “Cami-i Gevher Digar” ve “Şafi Camii” adları ile de anılmaktadır.

Buz mağarası
Küçük Ağrı Dağı’nın güney eteğinde Hallaç köyünün yaklaşık 3 km kuzey doğusunda, meteor çukuru ile aynı lav tüneli sistemi üzerinde bulunan doğal bir anıt mağarasıdır. Mağara, uzun eksenli, elips biçiminde, yaklaşık 100 m uzunluğunda, 8 m derinliğinde yayvan bir çukurdur. Mağaranın ağzı esas çukura göre biraz yukarıda kalmaktadır. İçinde bazalt lavlar, kayalar ve bu kayaların üzerinde saf ve temiz suların donmasıyla oluşmuş buz tabakalarını görmek mümkün. Kışın fazla soğuk olmayan buz mağarası, hava akımının etkisiyle yukarıdan damlayan suları dondurarak buza çevirmektedir. Doğubayazıt ilçesinin en sıcak bölgesinde böylesine geniş bir çukurda dışarıdaki zıtlık gösteren buzdan sarkıt ve dikitler, insanı şaşırtacak şekildedir. Mağaranın ağzından süzülen, güneş ışığı, mağara içindeki buzlar üzerinde ışık oyunları yapmaktadır.

Doğubayazıt ovasında çok sayıdaki bataklıktan anlaşılacağı üzere yer altı suyu tablası çok yüksektir. Bu durumda hava akımının mağaraya yakın yerlerden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Aşağı İnek köyünden başlayıp mağaraya doğru uzanan lav aracılığıyla mağaranın dip kısmından gelip, mağaranın iç kısmını soğutan ve mağara tavanı üzerindeki kaya kesimlerinden süzülerek damlayan suyun donmasına yol açan bu soğuk havanın özel bir bileşimi olduğu sanılmaktadır. Mağara içinde kuşların yuva yapması, şimdiye kadar mağara içinde kimsenin etkilenmemesi ve devamlı buzlu su alınması, hava bileşiminin zehirsiz olduğunu göstermektedir.

Yöre halkının buzluk olarak adlandırdığı bu mağara, çevresindeki yerleşimlerin su ihtiyacını karşılamaktadır.

Buzluk ta denilen buz mağarası, Küçük Ağrı dağının güney eteğinde, Hallaç köyünün 3 km. kuzey doğusundadır. Meteor çukuru ile aynı lav tüneli sistemi üzerindeki bu mağara doğal bir anıttır.

Mağara 100 m. uzunluğunda, 50 metre genişliğinde, 8 m. derinliğinde elips biçimli bir çukurdur. İçinde bazalt lavlar, kayalar ve kayaların üzerinde renk renk görünen temiz buz tabakaları, sarkıt ve dikitler vardır. Kışın sıcak yazın soğuk olur.

Buz mağarasının yukarılarında, özellikle İnek vadisinde değişik özellikte ve çok büyük mağaralar vardır.

Işık tutulduğunda kristal gibi parlayan ve renkten renge giren buz parçaları insanları hayretler içinde bırakır.

Mağaranın en önemli özelliklerinden biri de yazın soğuk, kışın sıcak olmasıdır. Kapısında sürekli sıcak ve soğuk hava akımı bulunur.
Büyük Ağrı Dağı
Büyük   ve   Küçük     Ağrı  dağları;   Türkiye,  İran  ve  Nahcivan   devlet  sınırlarının   birleştiği  bir  noktada yer alır. Küçük Ağrı doğuda,  Büyük   Ağrı   Dağı   batıdadır.   Her   ikisine   birden  Ağrılar denir. Doğubayazıt ovasının  kuzeyinde,  ilçe   merkezine   15 km.  uzaklıktadır.   Ana  kütleyi Büyük     Ağrı  oluşturmaktadır.  Her ikisinin  yamaçlarında  oluşmuş pek çok parazit koniler vardır.

Türkiye’ nin en büyük dağı olan Büyük Ağrı dağı (5.137 m.) solmuş volka- nik bir yanardağdır.  Ağrı Dağı, Aras güneyi dağının ucu ile bağlantılıdır. Ağrı dağı ile bu sıra dağı birbirinden Pamuk Gediği ayırmaktadır ki, Doğu bayazıt- Iğdır karayolu buradan geçer.

Ağrı  dağının   kuzey  batısındaki   Iğdır  ovasından  yüksekliği   4.500  m.. güneyindeki  Doğubayazıt  düzlüğünden nisbi yüksekliği 3.400 m.’ dir. Bu fark Iğdır ovasının çukurda oluşundandır.

Ağrı dağı,  küçük tepeler teşkil etmeden,  birbirine  tek  başına  yükselerek dünya  volkanlarının  en  görkemlisi  olmuştur . Dağın  zirvesinde  kar  ve buzlarla  kaplı  bir  krater  vardır.  Bundan  örtülü  dağın  tepesi  yaz - kış devamlı karla kaplı olarak beyaz görünür. Büyük  Ağrı’nın  üzerini  bulut örter ve tepe tarafına yazın dahi kar ve yağmur yağar.

Ağrı Dağı  yaklaşık   17  km.  yarı  çapında  bir  taban üzerine oturmuştur. 1.188   km.2  yer kaplamaktadır.  Çevresi  128 km. dir. Dağın tepe tarafı üç çataldır  ve  en  yüksekliği Iğdır’ a  bakandır .  Kar  sınırı     4.000  -  4.500 metreden başlayan dağ, geniş bir alana egemen olduğu için, Karaköse’ nin bir   çok   yerinden,   Iğdır   ilinin  ve   Nahçıvan’ ın  her  tarafından,  Van, Erzurum, Kars,  Ermenistan  ve  İran’ ın  yüksek  yerlerinden  görülebilir. Bu dev kütlenin yakından görünüşü heybetli ve etkileyicidir.

Dağ bir sünger  gibi  kendi suyunu kendi içine çekerek emer. Dağın emdiği suların  bir  kısmı  Serdarbulak,  Yakup,  Örtülü  ve  Topçatan   kaynakları ile dışarı çıkar. Ancak yarık bulamayan kar suları dağın  eteklerine  doğru akar.   Dağ  eteklerine  yaylaya çıkan göçebeler, dağda çok sayıda bulunan evcil ve yabani hayvan bu sulardan faydalanır.

Ülke turizmi yönünden büyük bir öneme sahip olan Ağrı dağı: Her zaman karlı,  her  zaman  dumanlı... Onun  başı  hep  göklerde... Büyüleyici beyaz zirvesi  sonsuza  asılmış  bir  bulut  gibi ve yeryüzünden tamamen kopmuş görünen efsane dağ Ağrı, türkülere sinmiş, aşıklara ilham kaynağı olmuş...
Büyük   Ağrı’ nın  kuzey  yamacında  ve  4.000 m.  yükseklikte  Küp  Gölü adında bir karakter göl vardır. 

Dağın zirvesinde Ağustos ayında bile ısı –6 dereceden aşağı düşmez. Yaz mevsiminin  sıcak  günlerinde  normal  ısı  0’ ın  altında -6*,-10* arasında olur. Yaylası bol, otlaklarının her mevsimde otları  görünür.  Ağrı dağının yamaçlarında  ağaçsı  bitki  örtüsünün  çok  seyrek  olduğu  dikkati  çeker. Bazı kesimlerde bodur huş ağaçlarına ve ardıç çalılıklarına rastlanır.

Kışın D. Bayazıt ovasına karla örtülü olduğu halde,  Ağrı  dağının  güney doğu,  güney  ve güneybatı yamaçlarında kar tutmayan pek çok yer vardır. Kışın  buradan  “kışlak”  olarak  kullanılıp  koyun  otlatılır. Bilhassa inek vadisindeki mağaralar, yüzlerce koyunu barındırabilecek genişliktedir.

Tarihi  belgeler ,  Dede  Korkut  Hikayeleri  ile  İstahri ve Mukaddesi gibi Arap  yazarlarının  verdikleri   bilgilere   göre,   önceki   yüzyıllarda   Ağrı yamaçlarının  ormanlarla  örtülü  olduğu  anlaşılmaktadır .  Günümüzde iyice  çıplak  bir  durum  kazanan  Ağrı  Dağının etekleri, çevresine tespih taneleri  gibi dizilen köylerde çok sayıda beslenen hayvanlara aşırı otlama yüzünden  iyice  çoraklaşmakta,  hatta  erozyon  baş göstermektedir. Hafif bir rüzgarda Örtülü,  Çiftlik,  Türkmen ve Gölyüzü köyleri çevresinde kumırtınası başlamaktadır.

 KÜÇÜK AĞRI DAĞI

Ağrı  Dağının  volkanik  kütlesi temelde birdir, sonradan iki büyük koniye ayrılır. İşte bu konilerden doğudakine Küçük Ağrı dağı adı verilir.

Büyük  Ağrı’ nın  hemen yanı başında yükselen  Küçük Ağrı Dağı, oluş ve yapı bakımından Büyük Ağrı’ ya benzer. Bu diğerinin tersine sivridir, tam bir  konik  çadır  şeklindedir.  Küçük   Ağrı  daha  sivri, büsbütün susuz ve çıplaktır.  Her  iki  volkan  dağın  doruk  çevresinde  dört yana doğru derin sarp yamaçlı ve dar vadiler uzanır.

2.500   metreye  kadar  ortak  bir  taban  üzerinde yükselen iki koniyi, yani Büyük   Ağrı ile Küçük   Ağrı dağını  14 km.  uzunluğundaki  Serdarbulak geçidi ( 2.687 m. ) ayırmaktadır.  Bu iki dağın arası kısa ağaçlarla kaplıdır. Küçük Ağrı’ nın karı yaz ortamında tümüyle kalkar.

Küçük   Ağrı’ nın  tam  tepesinde kraterin ağzında göl halinde su birikirse de,  bu  çukurluğun  suları  yazın  kurur.  Yamaçlar  diktir,  fakat çoklukla kayalık değildir.

Ağrı Dağının Tarihi  ve  Kültürel Özellikleri:

Ağrı Dağı, Doğu Anadolu'nun, özellikle Ağrı vilayetinin simgesidir. Ağrı dağı  yöresinde  tarihin  çeşitli devirlerinde yaşayan kavimler, bu görkemli dağa kutsal bir yapı gibi bakmışlardır.

Ağrı aynı zamanda dünyanın sayılı dağlarındandır. Nuh tufanına ve Nuh gemisi  aramalarına  konu  olduğundan özellikle yabancı dağcıların ve din adamlarının   ziyaretgahı   olmuştur.   Ağrı  Dağının   Türk  tarihinde   ve Edebiyatında da müstesna bir yeri vardır.

Tevrat ta  ve  bazı  kitaplarda  Nuh’ un Gemisinin tufandan sonra Ararat dağına   oturduğu  yazılıdır.    Kuran- ı  Kerim’ in  Nuh  suresinde    Cudi dağında olduğu belirtilmektedir.  Acaba Orta Doğunun çatısı durumunda olan  Ağrı Dağının  adı  Tufan  olduğu  zaman  “Cudi”   miydi? Veya Ağrı dağının güney karşısında gemi siluetinin olduğu  Meşar  dağının  eski  adı Cudi’ midir?

Ağrı  Dağının  bütün  dünyaya  ün  salmasının  başka  sebepleri şunlardır.
Ağrı, Avrupa’ nın  bütün zirvelerinden yüksektir, bu dağın bir özelliği de, yek pare bir kütle halinde birden bire yükselmesidir. Bu dünyanın belki en muazzam  dağ  manzarasıdır.    Himalaya   ve   Antlar   gibi  ulu  dağlarda yükselme  tabaka  tabaka  olduğu  için tek başına birden yükseliveren Ağrı Dağının heybetinden mahrumdurlar.

İki  kartal  yuvası  gibi  Ağrı  dağları  efsanelere  en  çok konu olan dağdır. Geçimsiz   iki  bacı  efsanesi  Adem  ile  Havva  efsanesi  Nuh’ un  Gemisi efsanesi bunların en çok bilinenleridir.

Anadolu   dağlarının   başı  sayılan  bu  dağ  dünyamızın  da  belli   başlı dağlarındandır.   Ağrı  sadece  Türkiye’ nin  en  yüksek  dağı  değil  aynı zamanda  bölgenin  tarihi,  coğrafyası,  iklimi,  folkloru ve toplum hayatı üzerinde  büyük  etkisi  olan  bir  tabiat  harikasıdır.  Bu  dağ sır doludur, kültür  doludur.... Bu yüce dağın bağrında nice efsaneler saklıdır. Bunlar yukarda belirtilen efsanelerden ayrı olarak; dağ anaları, kar adamları, dağ canavarları, Şahmeran ve aşk hikayeleridir...... Özellikle mitolojik içerikli olanlar ve Nuh’ un gemisi efsanesi halkın hayal zenginliğinde şekillenerek kalıplara   sokulmuştur.   Halk,   ağzı  dili  olmayan  bu  koca  dağı dillendirmiştir.   Adem  ile  Havva’ dan  başlayıp  günümüze  kadar devam eden  bir  çok  dini,   efsanevi,  bazı  toplumsal   ve   aşk   olaylarına   konu olmuştur.

Ağrı    ve   Aladağ  da  Oğuz,  Arsaklı  ve   İlhanlıların   yaylakları   vardı. İlhan’ lılar   sevinçli  günlerinde ,  toplantı -  Bayramlarda  kurultaylarını burada  yaparlardı .  Yazı  burada ki yazlık saraylarda geçiren İlhan’ lılar, bütün  Anadolu  ve  İran’ ı  buradan idare ederlerdi. Ağrı, İran,  Kafkasya ve  Anadolu  üçgeninin   tam   ortasında  bulunduğundan   zaman   zaman değişik   devletlerin    kontrolünde    olmuş   4.   yüzyıldan  fazla   Osmanlı Devletinin   milli   sınırları içende kalmıştır. 1878 Berlin Antlaşmasından sonra  ve  1.  dünya  savaşı  sırasında   Türkiye,   Rusya  ve  İran  arasında paylaşılmıştır.

XX.    Yüzyılın   başında  Büyük   Ağrı  Dağının güney tarafı Türkiye’ ye, kuzeyi   Rusya’ ya   ve   Küçük    Ağrı Dağının  doğu cepheside İran’ a ait bulunuyordu.  1.  Dünya  savaşından sonra 16 Mart 1921 de Moskova,  13 Ekim  1921  tarihinde  Kars antlaşmalarıyla sınırlar belirlenerek Türkiye- Sovyetler   Birliği  hududunun  Aras  nehrinden geçirilmesi üzerine büyük Ağrı  Dağının  kuzeyinde  Türkiye toprakları  içine  alınmış  oldu. 1923 ve 1932   yılında  yapılan  hudut  düzeltmesiyle  Küçük Ağrı dağının tamamı Türkiye  sınırları  içerisindedir. Gezi ve coğrafya kitaplarında Ağrı dağına çok yer verilmiştir.  Arap coğrafyacısı   İstahri   yazdığı kitabında Ağrı’ da pek  çok  orman  ve  av hayvanı olduğu hatırlatır.  Mukaddesi,  Ağrı  Dağı yamaçlarında  binden  fazla köy bulunduğunu yazar. X. Yüzyılda yaşamış olan tarihçe  Thomas,  Ağrı dağı çevresinde geyik, yaban domuzu, aslan ve yaban  eşeği  gibi  hayvanların  çok  bulunduğuna işaret eder. 13. yüzyılda Marko  Polo da  “ Nuh’ un dağı”  nda araştırma yapmış, seyahatnamesinde bahsetmiştir.

Ağrı Dağının Ayırıcı Nitelikleri

Türk  ve  dünya  kültüründe  Ağrı Dağının  özel  bir  yeri  vardır.    Gerek yurdumuz  gerekse  yakın  doğu  kültürlerinde, Ağrı Dağı ile ilgili pek çok efsane  geliştirilmiştir .  Ermeni’ lerin kendi ülkelerinin merkezi olduğunu iddia  etmeleri,  Yahudi  kutsal  metinlerinde ve Hıristiyanlıktaki Nuh’ un gemisinin  bu  dağa  indiği  inancı  Ağrı Dağının  hem  siyasi   hemde  dini yönden önemini artırmaktadır.

Dağcılık Sporu

Dağa  çıkış  izinle  olmaktadır.  Yaz  ve  kış  çıkışları olmak üzere yılda iki defa  çıkış  yapılır. Y az  çıkışları  Temmuz,  Ağustos ve Eylül, kış çıkışları ise  Ocak  ve  Şubat  aylarında olmaktadır.  Türkiye Dağcılık Federasyonu özellikle  30  Ağustos  Zafer  tırmanışını  uluslararası   boyutta   organize ederek  dağın  tanıtımını  da  yapar . Her zaman Eli Köyüne kadar çıkmak için  ilçe  merkezinde  arazi  tipi  araçlar ve kamyonlar bulunabilmektedir. Eli  Köy  ile  3200 m. kampı arasında katırlarla dağcı yükü taşınmaktadır. İhtiyaç  duyulması  halinde  bir  gece  konakladıktan  sonra  4200 kampına çıkılmaktadır.   İklim  ve  basınç   sorunu   yaşanmıyorsa  direk   olarak  da çıkılabilmektedir.    4200  kampı  yazın  buzulun  başladığı  yer  olarak değerlendirilir. Bu kamptan sonra buzul tırmanışı başlar. Sabah çok erken saatlerde  tırmanış  başlar  ve  zirve yapıldıktan hemen sonra dönüş başlar. Dönüş hava durumuna göre 3200 kampı olur.

Ağrı Dağının  doruğu  çok  uzaklardan ve geniş bir alandan görülür. İran, Azerbaycan,  Van,  Kars,  Iğdır  ve   Bitlis’ den   açık  havalarda  yüksek yerlerden bakıldığında bu  görkemli  dağ  görülebilmektedir.   Büyük Ağrı’ nın  4 .000  metre  yukarılarında  her  zaman kar bulunur, takke biçiminde doruğu  örten  karın  bir  kısmı buzuldur. Genişliği 12 km. ye varan buzun aynı zamanda   Türkiye’ de  mevcut  az sayıda buzullar arasında en büyük olanıdır.

Ağrı dağının yamaçlarında su kaynağı bulunmaz, yukarılardan akıp gelen kar  ve  yağmur  suları  vardır  ki  bunlar  fazla aşağılara inmez. Çok yağış almasına  rağmen  çatlaklar  ve  andezit  yapı  suyu hemen emer. Sıcak yaz günlerinde  bilhassa  dağın  güney  yamacı  bir  çöl  gibi olur, sadece dağın eteğindeki ( Dip kısmı) köylerde kaynak ve sazlık suları vardır.

Ağrı  Dağının  eteklerinde  özellikle  güney  doğu  eteğindeki  inek   vadisi denilen yerde her biri yüzlerce hayvan alabilecek genişlikte bir çok mağara oluşmuştur,  bu  mağaralar  hayvan  yetiştirilenlerce  barınak (kom) olarak kullanılmaktadır.    Daha  aşağılarda   Hallaç   köyü  yakınında bir de buz mağarası vardır.

Ağrı Dağının  güneyinde  yer  alan  Doğubayazıt  ovası kuzeyindeki Iğdır ovası  ve Sürmeli çukuruna göre  yüksektedir .Yani dağın kuzeyindeki ova güneydekinden yüzlerce metre aşağıdadır.

“AĞRI” ADI NEREDEN GELİYOR

Ağrı dağının adı zaman zaman değişik söylenmiştir.

Çeşitli tarihlerde Ağrı’ ya Argı, Han Argı, Argurı, Arkuru, Ark dağı, Argı dağı denilmiştir.  Selçuklular buraya yerleştikten sonra Eğri dağ, bilahare Ağrı dağ adını aldı. Zamanla Ağrı dağı, şekline dönüştü. Halk bazen Kire / kıra olarak da ad vermektedir.

1938’ den  beri  İl,  sınırları  içindeki  Türkiye ’ nin bu en yüksek dağı olan Ağrı dağına izafeten AĞRI olarak isimlendirilmektedir.

“Urartu”  adının  bu  kavme,  güneydeki  Samiler  tarafından  verildiği   ve bunun  “Ur-Ar-tu”  ( Yukarı ülke, yüksek memleket) manasına geldiği ileri sürülmektedir.    Hatta  bu  isimdeki    “Ur”   (  yukarı, yüksek) kelimesinin Sümerce’ den   geldiği  ve  Akadlılarca  Dicle- Fırat yukarılarının “Yukarı memleket ”  manasına  böylece  anıldığı kanaatine varılmıştır. Bu yüzden, Urartu ülkesinin en yüksek dağlarına da “Ararat dağları” isimleri verilmiş bulunuyor.  Sonradan  Musevilerle,  Hıristiyanlar “ Tevrat” tan alarak bu adı Ağrı Dağına alem etmişlerdir.

Küçük Arsaklı devleti zamanında memleket başlıca 15 eyalete ayrılmış; bunlardan  hükümdarların  yazlık  ve  kışlık  başkentlerinin  bulunduğu yukarı     Aras  boyu   ve   Ağrı Dağı   çevresinde  ARARAT  eyaleti  adı verilmiştir.

Anlaşılacağı gibi, Ararat, Ağrı dağının adı değil, bu bölgenin Urartu ve Arsaklılar  zamanındaki  adıdır .  Ağrı dağının eski Türkçe’ de “yüksek” anlamına  gelen  ağrı   ve  ağru  kelimesinden geldiği öne sürülmektedir. Ayrıca  ağrı  kelimesinin  Arapça’ da “  muhteşem ” anlamındaki ağra ile ilgili olduğu da belirtilmektedir. Bu adlar, zamanla söylene söylene halk arasında Ağrı Dağı olarak benimsenmiştir.

Doğubayazıt Kalesi

Doğubayazıt ilçe merkezine 7 Km. uzaklıkta, İshakpaşa Sarayı yakınındaki sarp kayalık üzerine kurulmuştur. Kalenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Ancak burada bulunan kabartmalı bir mezar, kalenin bir Urartu eseri olduğunu göstermektedir.

Tarih boyunca bir çok devlet arasında el değiştiren kale, Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran seferi sırasında Osmanlıların eline geçmiştir.

İshakpaşa Sarayının yapımından sonra önemini kaybeden kale, bütün ihtimallere ve zamanın tahribatına meydan okurcasına kısmen ayakta kalmayı başarmıştır.

İshakpaşa Sarayı
D. Bayazıt’ ın 7 km. güney doğusunda, Eski Beyazıt’a ve ovaya hakim yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş, pek çok bölümleri olan komple bir saraydır. Birinci Dünya harbine kadar Beyazıt Sancağı bu saraydan yönetildi.

Sarayın yapımı 1685 yılında Çıldır Atabeklerinden Çolak Abdi Paşa tarafından başlanılmış, aynı soydan gelen Küçük İshak Paşa zamanında 1784’ te (99 yılda) tamamlanmıştır. Mimarı, Ahıskalı ustalardır.

Saray 115X50 m. boyutlarında, tesviye edilmiş, Karaburun tepesi üzerine terası, iki avlu ile bu avluları çevreleyen çeşitli yapı topluluğundan meydana gelmektedir. Doğu-Batı yönünde yaklaşık 7.600 m. karelik bir alan üzerine oturtulmuştur. Bazı kısımları tek, bazı kısımları iki, bodrum dahil bazı kısımları üç katlı olarak yapılmıştır. Bir saray için gerekli tüm bölümler (harem, harem odaları, aşevi, hamam,  toplantı salonları, eğlence yerleri, mahkeme salonu, camii, çeşitli hizmet odaları, oturma odaları, uşak ve seyis odaları, muhafız koğuşları, cezaevi, erzak depoları, cephanelik, tavlalar, bodrum katlarında çeşitli hizmet odaları vb.) vardır. Her odada  ocak,  dolap  yerleri  vb.  görülmektedir. Sarayın girişi, savunması en zor olan doğu cephesindedir. Anıtsal taçkapı, avlulara çıkan diğer kapılar gibi, kabartma, süsleme ve zengin bitki motifleriyle Selçuklu sanatının özelliklerini taşır. Saray, tarih ve sanat tarihi yönünden essiz  bir  değere  sahiptir.   Bu  bey  kalesi,   Avrupa’ daki  şato  tipi  yapıların   ülkemizde rastlanmayan en iyi örneğidir.

Sarayın cami dışındaki bölümlerin çoğu yıkılmış, harap olmuş, tavanları sökülmüştür. Son yıllarda biraz onarılmış, restore edilmiştir. Camii, saray kompleksinin en sağlam kalan yeridir. Her halde burası, dini bir korkuyla tahrip edilmemiştir. Tek kubbeli camii, iki ayrı renk taşla örülmüş minaresiyle saraya ilginç bir görünüm kazandırmaktadır. Camiinin kıble duvarının dışındaki türbe geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiş olup, muhtemel Abdi Çolak Paşa ile İshak Paşa ve yakınları için yapılmıştır.

Sarayın(Selamlık) kuzey cephesinde dışa sarkan dört ahşap konsolda üstte kanatlı ejder, onun altında aslan, en altta insan figürleri yer almaktadır ki, çok ilginç ve sanatkaranedir.

Sarayda klasik Osmanlı mimarisinden farklı üslup ve benzeme şekilleri dikkati çeker. Türk saray  geleneği  ve  mimarisinin  ana  prensiplerine  uyulmuştur. Yapı birkaç aşamalıdır ve güzellikle azameti yansıtır. Saray iştihamı, yaptıran paşanın çevreye ve Merkezi Devlet’e karşı gücünü göstermek istediği anlaşılmaktadır.

Taş duvarların içinde görülen boşluktur, sarayın kalorifer tesisatı andıran merkezi ısıtma sistemiyle ısıtıldığını göstermektedir.

Yapımı bir çok efsane ve hikayeye konu olan İshak paşa sarayı; Osmanlı döneminde Ağrı’ da yapılan en büyük ve en önemli mimari  eserdir. İshak Paşa Sarayı, geleneksel Türk mimari karakterinde ve Selçuklu mimarisi biçiminde bir yapıdır. Bu yapılar topluluğunda Osmanlı ve Selçuklu   mimarisinin  öğeleri  yanında,   Avrupa  sanatının  Barok üslubunun etkileri de görülmektedir. Zamanın en modern ve ileri anlayışı ile yapılmış olup, genel hatlarıyla Türk kültürünün özelliklerini taşır.

Bir Osmanlı Dönemi Yapısı İshak Paşa Sarayı

Görkemli özel mimarı yapısı, anıtsal taç kapıları, haremi, salamlığı, cami ve yüzlerce odası ile görülmeye değer bir şah eserdir...

Sanki  bir  saray  değil, tüm  heybetiyle  canlı bir tarih, her tarafı sır dolu bir efsanedir. Onu anlamak için yakından görmek, gezmek gerekir...

Bu görkemli yapının mimarı meçhuldür, onun için halk, sarayın yapımı ve tarihi hakkında bir çok efsane anlatır. Sarayı gezerken, masal dünyasının saraylarını görmüş gibi hayal güçleriniz harekete geçer, güzellikler karşısında efsanelerde anlatılanlar bir bir gözlerinizin önünde canlanır...

Bir kartal yuvasını andıran ve çevresiyle ahenk oluşturan bu muazzam yapıya hayran kalmamak elde değil...

2002 yılında 10.000 civarında ziyaretçinin uğradığı değerlendirilmektedir. 

Günümüze kadar saray ile ilgili en kapsamlı araştırma Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi kurucu dekanı Profesör Doktor Yüksel BİNGÖL tarafından yapılmıştır. Kendisine Prof.Dr. Fahrettin KIRZOĞLU, Prof.Dr.Nihat BOYDAŞ, Prof.Dr.Havva Işık İŞKAN ve Yrd.Doç.Himmet GÜMRAH destek sunmuştur. Bu araştırma Osmanlı İmparatorluğunun 700. Kuruluş Yıldönümüne atfen 1999 yılında Kültür Bakanlığının himayesiyle yayımlanmıştır. (www.ajansturk.com.tr)
Meteor Çukuru
D. Bayazıt’ ın 35 km. doğusunda, Küçük Ağrı dağının eteğinin bittiği yerdedir. İran sınırına 2 km. uzakta, Gürbulak sınır kapısı ile Sarıçavuş köyü arasındadır. 1892 yılında gökten düştüğü sanılan büyük bir parçanın meydana getirdiği çukur, dünyada büyüklük ve derinlik itibarıyla Alaska’ dakinden sonra ikinci büyük meteor çukurudur. Genişliği 35 m. derinliği 60 m. dir. Toprağa gömülü göktaşının üzeri iç duvarlardan çöken toprak tabakalarıyla örtülüdür.
Nuh
 
Ağrı dağının güney karşısındaki Telçeker ile Üzengili köyleri arasında doğal bir anıttır. Aslında bu anıt, gemi biçiminde bir şekil, iz (siluet) dir. Kalıntı, Türkiye- İran Transit yoluna 3.5 km. mesafededir.

Nuh tufanı sonucunda karaya oturan geminin burada kaldığı öne sürülmektedir. Buranın halk arasındaki adı, Cudi dağıdır. 1983 yılından itibaren kutsal geminin kalıntılarını burada arama çalışmaları hızlanmıştır. Başta James İrwin olmak üzeri Amerikalı araştırmacılar burayı çok yönlü incelemişlerdir. Türk bilim adamları ( Atatürk Üniversitesi ve MTA Enstitüsü elemanları) da bu oluşumu bilimsel yönden incelemişlerdir. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklar Yüksek Kurulu 17 Eylül 1987 tarih ve 3657 sayılı kararı ile gemi kütlesinin “ korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlığı” özelliği gösterdiğini belirtildiğinden, burası doğal sit alını ve açık hava müzesi olarak koruma altına alınmıştır. Geminin kalıntısı kuş bakısı görecek bir yere turistik nitelikli bir kafeterya yapılmıştır.

Nuh’ un Gemisinin İzi

11 Eylül 1959 günü harita yüzbaşısı İhsan Durupınar, Doğu bölgesinin havadan çekilmiş fotometrik haritalarını tetkik ederken ilginç bir resmi buldu. Resim bütün dünyayı ilgilendiriyordu. Bunun Nuh’ un gemisi olma ihtimali vardı. Bu tarihten sonra Ağrı dağı ve Telçeker köyü üstündeki heyelan bölgesinde gemi aramaları hızlandı.

Heyelan bölgesi, Ağrı dağının tam güney karşısında, D. Bayazıt- Gürbulak yolunun güneyinde, Telçeker ve Üzengili köylerinin yamaçlarındadır. Burada gemi biçimli bir şekil vardır ki, harita yüzbaşısının üzerinde durduğu toprak şekil budur. İlk bakışta gerçekten gemiye benzeyen bu yapının heyelanın etkisiyle mi, yoksa Nuh’ un gemisinin karaya oturduğu yer mi olduğu henüz tartışma konusudur. Şekil Nuh’ un gemisi olması kadar ilginç olmakla beraber, doğal anıt niteliğindedir. Yer kabuğunun bir oyunu sonucunda oluşsa dahi, şekil yer bilimleri açısından da ilginçtir.

Nuh’ un Gemisinin Fiziksel Özellikleri

Gemi kütlesi, sürekli heyelan olan ve akıntının bütün şiddetiyle devam ettiği yamaçta olduğu halde, yerinde basit kalmış, şekil bozulmamıştır.

Kütlenin biçimi, insanoğlunun yaptığı ilk gemilere benzerlik göstermektedir. Baş tarafı çok dar, arka kısmı ortaya doğru daralmış haldedir.

Boyut olarak 165 m. x 50 m. x 13 m. ölçüsündedir. ( Bu rakamlar, kutsal kitaplarda belirtilen ölçülere uymaktadır.)

Çevresini oluşturan toprak toprak kıyasla; gemi kütlesinin malzemesi kuvvetli bir fiziksel mukavemete sahiptir.

Gemi içinde ve yüzeyinde üç ayrı seviyede dizilmiş, eşit aralıklarla dağılmış ve fiziksel farklılıklar gösteren bölümler mevcuttur.

Geminin muhtelif yerlerinde gemi direklerini andıran boşluk ve tümsekler vardır.

SALMAN
Uluslararası Nakliyat

MERSİN : CAMİ ŞERİF MAH.5246 SOK.SOYDAN İŞ HANI No:15 KAT 3/12

YETKİLİ : HÜSEYİN SALMAN

GSM : 0 (532) 502 19 83 - 0 (542) 264 59 73

OFİS TEL : 0(324) 239 38 31 – 0324 239 38 32 FAX : 0324 239 38 33